Cehennem kapılarının kapanıp cennet kapılarının sonuna kadar açıldığı, şeytanların bağlandığı ve rahmetin sağanak sağanak yağdığı ramazan ayını nasıl ihya etmemiz gerekir.
Bu hususta, sizlere, Rasûl-i Kibriya (s.a.v.) Efendimizden varid olan bir kaç hadis-i şerif aktarayım. Efendimiz (a.s.) buyurmuşlardır ki:
“Kim faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”
“Kim ramazan gecesini, sevabına inanarak ve bunu elde etmek niyetiyle namazla ihya ederse geçmiş günahları affedilir.”
İbni Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.v.) insanların en cömerdi idi. O’nun en cömert olduğu anlar da ramazanda Cebrail’in kendisiyle buluştuğu zamanlardı. Cebrail (a.s.), ramazanın her gecesinde Hz. Peygamber ile buluşur, (karşılıklı) Kur’an okurlardı. Bundan dolayı Rasûlullah (s.a.v.) Cebrail ile buluştuğunda, esmek için engel tanımayan bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı.
Hz. Âişe annemiz ise Allah Rasûl’ü (s.a.v.) Efendimizin ramazan ayını ihyasına dair şunları söylemektedir: “Ramazan ayının son on günü girdiğinde Rasûlullah (s.a.v.) geceleri ihya eder, ev halkını uyandırır, (zikri, Kur’an okumayı, hayır ve hasenat yapmayı artırarak) eşleriyle ilişkiyi keserdi.
Ramazan-ı şerif, kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in inzal buyrulduğu bir aydır. Bu nedenle hadis-i şeriflerde bildirildiği üzere geceleri Kur’an okumalı, tevbe ve istiğfarda bulunmalı, ‘la ilahe illallah’ zikrini yapmalıyız.
Şunu da unutmamamız gerekir ki, gündüz oruç tutarken, sadece midemizle oruç tutmakla değil; kendimizi Cenâb-ı Hakk’ın hoşnut olmadığı şeylerden uzak tutmaya çalışarak; ruhumuza, aklımıza, kalbimize ve azalarımıza da oruç tutturmaya çalışmalıyız. Oruç, işte bu şekilde bir bütünlük arz eder. Aksi takdirde orucun bizim yanımızda kalanı açlıktan başka bir şey olmaz. Rabbim bizleri bu hâle bırakmasın ve kendi katında kulları için oruçtan hangi hayrı murad ediyorsa, tutmuş olduğumuz oruçlarımızı da o hayra kavuştursun…
Bu ayda ibadet ve taatlerimize çok dikkat edeceğiz inşallah. Dilimizi Allah’ın zikrinden boş bırakmayalım. Soframızda daima iftar ettireceğimiz bir misafirimiz olmasına gayret edelim. Az veya çok gücümüz yettiğince sadaka vermeye çalışalım. Gecelerimizi Kur’an okuyarak, ibadet ederek geçirmeye itina gösterelim.
Ramazan çabuk biter, bu nedenle sıkıntılara aldırmayacağız. Dünyanın sıkıntıları hiç bitmez. Zaten insan, sıkıntıyı gözünde büyüttükçe ve o sıkıntıdan dolayı Allah’a ibadet ve taatini azalttıkça Allah da o kulun sıkıntılarını artırır da artırır; ama kul Allah için o sıkıntının üzerine ibadet ve taati artırarak giderse, Allah da kulunun sıkıntılarını kaldırır, işlerini kolaylaştırır. Biz de bu takva yolunu tutmaya gayret edelim inşallah.
Dünyaya ait duygular, hasletler, meşakkatler, insanın hayatına ve ruhuna hâkim olursa, o insanda maneviyatın güzellikleri boy göstermez. Maneviyatın ruhaniyetinden, havasından istifade edemez. Bu sebeple de insanda sıkıntı meydana gelir ve dolayısıyla yapmış olduğu ibadetlerden de lezzet alamaz. Bu sebeple her bir kardeşimiz, kendini ibadetlerin manevi havası, atmosferi içerisinde tutmaya çalışacak ve nefsinin yılgınlıklarına aldırış etmeyecek. Mübarek Efendim Abdullah Farukî el-Müceddidî Hazretleri’nin günlük evrad ve ezkârını, yine Mübarek Üstad’ımın kendi hayatlarında tatbik ettikleri gibi bizler de vaktinde güzelce yerine getirelim. Böylelikle ruhumuz kuvvet bulur ve nefsimizin ve şeytanın aldatmacalarına da düşmemiş oluruz inşallah.
İnsan Allah’ın emrine dikkat ederse, hassasiyet gösterirse Cenâb-ı Hak da o kulunun işlerine hassasiyet gösterir, işlerini kolaylaştırır. Ama sen vurdumduymaz olursan, Cenâb-ı Hak katında da senin itibarın olmaz! Zahiren, şeklen aç kalıyorsun, yemiyorsun, içmiyorsun ama nefsini terbiye etmiyorsa tuttuğun bu orucun hiçbir manası yoktur. Sen gerçek anlamda oruç tutmuş da sayılmazsın… Buradaki asıl mesele insanın nefsini terbiye etmesidir. Birçok hikmeti olmakla beraber orucun mana ve mahiyeti budur.
Rivayet edilir ki Cenâb-ı Hak nefsi yarattığı zaman onu çeşitli azaplara tabi tuttu. Bin yıl ateşte yaktı; ama bir türlü Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyet ve rububiyetini kabul etmeyip enaniyet gösterdi. Bunun gibi daha birçok azaba duçar oldu; ama yine Rabbini tanımadı. Tâ ki aç bırakıldı “Sen Rahîm olan Rabbimsin, ben ise âciz bir kulunum” itirafında bulundu. Buradan anlamaktayız ki nefis açlık ile terbiye oluyor. Her şeyi bilen Rabbimiz nefsin ne ile terbiye olduğunu bilmez mi? Elbette ki bilir. Ancak zikredilen bu mülakat bizim idrakimiz içindir.
İnsanın nefsi, açlıkla terbiye olduğu zaman, o kişideki dünyaya ait duygular zayıflar; ama bir insan sürekli bir şekilde hem midesini hem de nefsini haramlarla doyurursa işte o insanda da ibadet etme kuvveti gitgide azalır…
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) de, nefsi azgınlaşıp haramlara meyleden ve bu sebeple sıkıntı çeken insanlara oruç tutmayı emretmiştir.
Mübarek İmâm-ı Rabbanî Hazretlerinin de söylediği gibi, işin başı da sonu da Hz. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimize tabi olmaktır. Cenâb-ı Hakk’ın rızası ve hoşnutluğu da ancak bundadır. Onun ahlâkını ne kadar öğrenir ve o ahlâk üzere yaşayabilirsek, insanın hayatı da o nispetle kıymetli olur. Zaten Mübarek Üstad’ımın bizlere vermek istediği şey de budur. Bizleri, içinde yaşadığımız avamca hayattan çekip, Peygamber Efendimizin ahlâkıyla hem dem olmuş bir hayatın içine yükseltmektir. Ahlâklarımızı Peygamber Efendimizin ahlâklarına tebdil etmektir. Gayret budur. Rabbimizin emirlerini, Rasûl’ünün sünnetlerini bilmezken, bakın sünnetleri bilen, yaşayan, ahlâk edinen insanlar olduk elhamdülillah.
Cenâb-ı Hak bu güzellikleri, nimetleri üzerimizde artırsın eksiltmesin ve daha da ziyadeleştirsin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder