HOŞ GELDİNİZ SEFALAR GETİRDİNİZ

Bu sayfada hayatımızdan kesitler var. Herhangi bir zamanda yaşanmış yada yaşanacak.
Kalp kulağımızla dinlemek dileği ile...

12 Mayıs 2016 Perşembe

‘Kan akacak, fıstık gibi olacak’ mı diyorsunuz?

Bunların ruhunda, mayasında, genlerinde var... Vaktiyle Deniz Baykal da, sivil anayasa konusunda iktidar partisiyle mutabık kaldıkları halde, “Hayrola? Bu anayasa değişikliği de nerden çıktı? Darbe mi oldu ki?” diye tepki göstermişti. Eski YÖK Başkanı Erdoğan Teziç de buna benzer şeyler söylüyordu. Hani, Abdullah Gül’ü, “Cumhurbaşkanlığına aday olmasın. Bir trafik kazazı olur. Belli mi olur!” diye tehdit eden adam. Bu ülkenin en saygın anayasa hukukçularından biri... Bu iş ancak kurucu meclis eliyle gerçekleştirebilirmiş. Yani, biz siviller, biz devlet terbiyesinden geçmemiş kara kalabalıklar, seçtiğimiz parlamento eliyle bu sürece dâhil olamazmışız, sivil bir anayasa yapamazmışız. Bizim seçtiğimiz parlamentolar, ancak “tali meclis” işlevi görebilirmiş. Peki, “kurucu meclis” nasıl kurulacak? Bunun şartı nedir? Durup dururken bir “kurucu meclis” kurulamıyor. Siviller, yekten, “hadi anayasa yapacak bir meclis ihdas edelim” diyemiyor. Bunu dedikleri an, “paralel meclis kurmak ve darbe yapmak” suçundan kendilerini hâkim karşısında buluyorlar. Kurucu meclisi, ancak ve sadece darbe yönetimleri kurarmış. Böyle söylüyorlar... Bu durumda “meşru” oluyor. Menderes’i asan konsorsiyum bir kurucu meclis oluşturdu. Bu meclisin yaptığı anayasa meşru sayıldı. Darbeci Kenan Evren de işaret usulüyle (kimlerin meclis üyesi olacağını parmakla göstererek) bir kurucu meclis oluşturdu. İsmini de utanmadan “Danışma Meclisi” koydu. Bu meclisin yaptığı anayasa da meşru sayıldı... Deniz Baykal ve Erdoğan Teziç’giller, hiçbir zaman bu iki meclisin (ve bu iki meclisten çıkan anayasanın) meşruiyetini tartışmadı. İşi savaşmak olanların (yani askerlerin) yaptığı anayasa meşru sayıldı ama biricik görevi yasa çıkarmak olan meclislerin yelteneceği anayasalar peşinen “illegal” ilan edildi. Deniz Baykal’ın, “Hayrola? Bu anayasa değişikliği de nerden çıktı? Darbe mi oldu ki?” tepkisi, bir zihniyeti ele vermesi bakımından son derece öğretici ve açıklayıcı. Darbeciler kimseye sormadan, halkın görüşünü almadan, bir tartışma platformu oluşturmadan anayasa yapabilir, bu son derece doğaldır. Ama halkın oylarıyla teşekkül etmiş meşru parlamentolar anayasa yapamadığı ve yapamayacağı gibi, bunu gündemine bile alamaz. Zihniyet bu... Dün, terbiye özürlü siyasetçi Kemal Kılıçdaroğlu da benzeri bir açıklama yaptı, “Başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz” dedi. Kan dökmek gerekiyorsa, darbeciler döker, öyle ya... Başkanlık Sistemi’ne geçmek ve idari yapıyı düzeltmek gerekiyorsa, buna da darbeciler karar verir. Burada parlamentonun söz hakkı yok. Öyle hastalıklı bir kafa ki, parlamentodan esirgediği yetkiyi, hiçbir meşruiyetten gelmeyen güçlere devretmeyi normal karşılıyor. Meclis her şeyi yapabilir... Milli mücadeleyi yürütebilir, alfabeyi değiştirebilir, Batılı ölçü birimlerini benimseyebilir, Padişah’ı kovabilir, Hilafet’e son verebilir, halka sormadan bilumum radikal değişiklikleri gerçekleştirebilin ama anayasa yapamaz. Öyle mi? Kemal Efendi’ye şunları hatırlatmak lazım: Darbecilere ve kan görmeye meraklı çevrelere göz kırpmayı bırak, gerçeği gör... Biz, 21 Ekim 2007 tarihinde fiilen “Başkanlık Sistemi”ne geçtik. Hiçbirinizin bundan haberi yok... Bu iş kan dökmeden, suhuletle gerçekleşti. Parlamentoya Cumhurbaşkanı seçtirseydiniz; yani 367 hokkabazlıklarından, e-muhtıralardan, “Cumhuriyet mitingleri” adı altında sergilenen kepaze darbe nümayişlerinden medet ummasaydınız, böyle olmayacaktı. Başkanlık Sistemi’ni kendi ellerinizle ikame ettiniz. Alıntı: Ahmet Kekeç Geçmiş ola!

13 Ocak 2012 Cuma

velim eydir çekticeğim kederler
a bu zehir emdiceğim şekerler
güzel sevdi deyi bühtan ederler
benim senden gayri sevdiğim mi var efendim

30 Aralık 2011 Cuma

AHMET ARİF'TEN,

Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
Ve zehir - zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık...

30 Ekim 2011 Pazar

Türk basınının iki duayeni...

Biri Fikret Bila diğeri ise onun 'Küçük abisi' Hikmet Bila.

Biri dün son yolculuğuna uğurlandı. Diğeri ise Küçük Abisi'ni dünyaya anlatmak için kalemini eline aldı.

Yazının başlığını da ağabeyinin istediği gibi attı "BEN SONRA AĞLARIM ABİ". Belki bu yazıyı yazarken ağladı belki de ağlamadı, gözyaşlarını içine akıttı. Ancak Fikret Bila'nın ağabeyine yazdığı bu yazı okuyanları gözyaşlarına boğdu.

İşte küçük kardeşin 'Küçük Abisine' veda ettiği o yazı...

"Son nefesini verdi, diye Gülden abla çağırınca, gelip yüzünü ellerimin arasına aldım. O, benim çok iyi bildiğim tebessümün duruyordu yine yüzünde. "Bir şey yok, sadece öldüm, o kadar, üzülmeyin" der gibi...

O tebessümünü aldım abi, bende... Bizimkiler üzülmesin diye herkesten önce toplayıp içine attığın acıların, üzüntülerin üzerine çektiğin o tebessüm. Sana bakan herkesi rahatlatan o malum tebessümün. Ölümle pençeleşip yoğun bakımda gözümü ilk açtığımda tepemde gördüğüm o sımsıcak tebessüm. "Hikmet Bila" denilince herkesin gözünün önünde beliren o olgun tebessümün. "Nasıl olacak Fikret" diye sorduğunda, "iyi olacak abi" yalanımı yüzüme vurur gibi beliren o tebessümünü aldım yanıma. Biliyorum ona çok ihtiyacım olacak.
Biliyor musun, endişelendiğin gibi olmadı. Bir yıldır planladığın gibi kimseyi üzmeden ölmeyi başardın. Mehmet abim epilepsi nöbeti geçirmedi, ablam ve Sevinç çığlıklar atmadı. Dursun abim uzun uzun sarıldı sana. Hepsi istediğin gibi davrandı. Üzülmesin diye hep uzakta tuttuğun Baran koydu mezara seni, Dursun amcasıyla birlikte. Hiç korktuğun gibi olmadı. Babasının oğlu gibiydi, dimdik, ayakta...

Gözlerim çok sık doldu ama söz verdiğim gibi ağlamadım. Hani derdin ya "Fikret sen ağlama ki bizimkiler korkmasın, sonra ağlarsın", aynen öyle yaptım. Ben sonra ağlarım abi... Öğrettiğin gibi kimseyi üzmeden.

Sen, mahallede bana efelenenlere "küçük abime söylersem gününü görürsün" dediğim abimdin. Beni pataklamaya kalkan büyük çocuklara "erkeksen abime çıksana" dediğim abim. Sana "küçük abi" derdim, biliyorsun. Küçük dediysem abilerimin en küçüğü olduğun içindi. Küçük dediğime bakma; sen, benim için kocaman bir abiydin her zaman.

Küçük abi;

Yatağının başucunda, yüzün ellerimdeyken, çocukluğumuz geçti gözümün önünden. Aklıma önce o Afrikalı aç kız çocuğu geldi. Hani kolunda mika bilezik olan var ya; işte o! Gazetede o açlıktan iskelete dönmüş küçük kıza bakarken, "bana açlığından daha çok şu kolundaki mika bilezik koyuyor" demiştin. Anlamamıştım. "Yani şöyle" diye izah etmiştin; "Aç olmasına aç da, kız çocuğu ya bir de güzel olmak zorunda ya, işte o koyuyor, süslenmiş kendine göre yavrum..."

Nedendir bilmem ama yüzüne bakarken bu geldi aklıma. Hiç unutmamıştım o bakış açını. Kız çocuklarına neden daha çok üzüldüğünü, neden önce onları koruyup kolladığını, ablama aldığın ilk hediyenin neden pudra olduğunu o zaman anlamıştım. Belki o yüzden, yüzüne bakınca ilk o küçük kız geldi aklıma.

Sonra, Zonguldak belirdi. Sana hayıflandığım, küstüğüm arı savaşı geldi aklıma. Hani, ağaç kovuğundan bölük bölük çıkıp bize saldıran eşek arılarına karşı elindeki dalla tek başına savaşırken, beni ikide bir kovduğun, o heyecanlı macera. Elimde dal her hamle yaptığımda kovalamıştın beni. Beni niye ekibe almıyor, Melih'ten ne farkım var diye gönül koyduğum o arı savaşı. Ağzın gözün şiş içinde arıları uzaklaştırdığında bile anlamamıştım beni niye savaşa sokmadığını. Avuçlarımdaki tebessümünden şimdi anladım.

Sonra 1969'a takıldım. Amstrong Ay'a ayak basmış, biz niye bir füze yapmıyoruz, deyişin geldi aklıma. Dursun abimin tehlikeli diye söz verip de ocak ambarından bir türlü getirmediği karpiti, maden işçilerine yalvarıp nasıl aldığımızı, gizlice kömürlüğe nasıl heyecanla sakladığımızı. Beşlik zeytinyağı tenekesinden yaptığın füzeyi, evin arka bahçesine özenle açtığımız küçük kuyunun üzerine nasıl heyecanla yerleştirdiğimizi; ince oluktan gönderdiğimiz su karpite değdiğinde çıkan o gaz sesini ve ip gibi çektiğimiz barutla gönderdiğimiz ateşi alınca, teneke füzemizin yukarı doğru fırladığını, o anda birbirimize sarılıp nasıl da "biz Ay'a da gideriz" havasına girdiğimizi, hatırladım. Tebessümün de vardı, yine...

Daha 12 yaşında nasıl koca bir abi olduğunu hatırladım. Kulağım ağrıyor diye sabahın 3'ünde küçük sobamızı nasıl nar gibi yaktığını; havlu ısıtıp kulağıma koyduğunu, havlu çabuk soğuyor diye kızarttığın sıcak ekmekleri havluya nasıl sardığını hatırladım. Kulağımın ağrısını hissetmeyeyim diye nasıl sabaha kadar susmadan konuştuğunu; daha o yaşta, kutupların keşfinden gezegenlerin sıralanışına, Edison'un kim olduğuna; sabunun zeytinyağından yapıldığından, Uzun Hasan'ın kömürü nasıl bulduğuna kadar ne çok şey öğretmiştin. O geceyi hatırladım; tebessüm ediyordun yine...

Ayakkabı alınma sırası sana geldiği halde; naylon ayakkabılarını telle nasıl diktiğin geldi gözlerimin önüne. Sonra anneme gidip, "benim ayakkabım sağlam, Mehmet abime alalım, daha dün bayıldı ya, iyi gelir" diye büyük büyük konuştuğunu, hatırladım. Hatırladın mı, gibisinden baktım tebessümüne...
Rahat uyu küçük abi;
İnsanların sana nasıl sevgiyle koştuklarını dün gördüm. Seni neden sevdiklerini anlattılar. Anlamışlar seni. O insanlığın, inceliğin, dürüstlüğün, sevgi dolu yüreğin bulmuş yerini; rahat uyu!
En çok Baran'ı merak ettiğini biliyorum.
Baran'ı merak etme abi...
Artık iki oğlum var:
Büyüğü Baran,
Küçüğü Cem...
Hele beni hiç merak etme...
Herkes bir toparlansın...
Ben sonra ağlarım abi...

28 Ekim 2011 Cuma

Saint AUGUSTİN' den,

“İnsanlar dağların zirvelerini,

denizin dalgalarını, büyük nehirleri

ve zengin okyanusu temaşa ederler;

fakat en büyük mucize olan kendilerini

görmeden geçip giderler.”