Empati yapıyorum ama haksızsın birader!
Benden hoşlanmadığını biliyorum... “İdeolojik asabiyetle” kalkıştığı için, nefret ettiğini bile söyleyebilirim. Ziyanı yok. Bu, işimizi yapmamıza engel değil.
Peki, ben hoşlanıyor muyum?
İdeolojik tercihlerini işinin önüne geçirdiği ve üzerine vazife olmayan işlere bulaştığı için biraz kızıyorum.
Bir devlet memuru, bu kadar siyasetin içinde olmamalı, bu kadar angaje bir görüntü vermemeli.
Fakat YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu (konumuz Eninağaoğlu, evet), 657 sayılı yasanın belirlediği bir “kamu adamı” gibi değil de, adeta muhalefet sözcüsü gibi davranıyor...
Ne Başbakan dinliyor, ne hükümet, ne parlamento, ne de Cumhurbaşkanı. Çakıp duruyor. Öyle bir çakıyor ki, muhalefet sözcülerinin itiraz sadedinde söyledikleri yanında sönük kalır.
Hiyerarşide bağlı olduğu kişi ve kurumları hiç sallamıyor.
Bir de şedid ki, sormayın...
Hep öfkeli ve çatık kaşlı fotoğraflarıyla karşılaşıyoruz ve çok korkuyoruz. Konuşurken tükürükler saçması, yüz hatlarının gerilmesi, sesindeki sosyal demokrat tınıya engel olamaması, ha keza...
Biraz da “delişmen” bir adam...
Korkusuz...
Dobra...
Mesela, Ergenekon soruşturmasındaki tavrı.
Bombalar, darbe planları, cinayetler, şunlar bunlar bir tarafa, bu soruşturmanın “hukuka indirilmiş bir darbe” olduğunu ileri sürüyor ve hiçbir zaman “suç işliyorum” duygusuna kapılmıyor.
Bu “ileri sürme”yi bazen öyle boyutlara vardırıyor ki, görevini ve konumunu bile karıştırabiliyor. Sanıkların durumuyla ilgilenmesi, sanık avukatlarına “taktikler” vermesi, zanlılara “geçmiş olsun” ziyaretlerine gitmesi, vs... Hiçbir zaman, “Ne derler, bu çıkışımı nasıl karşılarlar?” sorusuyla ilgili değil...
Fakat, biraz empati yapalım.
Söylediklerinde hiç mi haklılık payı yok?
İleri sürdüğü düşünceler yanlış mı?
Hepten boş mu konuşuyor?
Mazmun haline getirdiği bir cümlesi var ki, çok beğeniyorum: “Yargı bağımsız olmalı, yargı yargıya bırakılmalı” diyor.
Haklı...
HSYK ve Ali Suat Ertosun krizinden sonra düzenlediği basın toplantısında da aynı cümleyi sarfetti: “Yargı bağımsız olmalı, yargı yargıya bırakılmalı.”
İlk bakışta doğru bir cümle gibi görünüyor.
Bakalım doğru mu?
Elbette empati yapalım, elbette söylenenleri anlamaya çalışalım, elbette lüzumu halinde her cümleye hak verelim de...
Erklerden bir “erk” olan yargıyı kendisiyle başbaşa bırakıyoruz da, neden bu muameleyi diğer erklerden esirgiyoruz?
Neden “yasama”yı yasamaya, “yürütme”yi yürütmeye bırakmıyoruz?
Bir de bu “yargı” kendisiyle baş başa kaldığında tuhaf şeyler yapıyor.
Mesela?
Tutuyor “Tedbirler Kanunu devrimin gereğidir, anayasaya aykırılığı tartışılamaz” diyor. Tutuyor, kendi kafasına göre kural ihdas ediyor... Tutuyor, anayasa değişikliğini esastan görüşüyor ve yasama hakkına tecavüz ediyor... Tutuyor, 367 gibi icatlar çıkarıyor. Tutuyor, karargâhtan “laiklik brifingi” alıyor. Tutuyor, JİTEM komutanlarıyla bağ evlerinde gizli görüşmeler yapıyor... Tutuyor, Ergenekon sanıklarıyla ülkenin “tarım politikalarını” tartışıyor.
Demek ki, yargıyı yargıya bırakmak, o kadar da doğru bir şey değilmiş.
Eminağaoğlu özel muamele istiyor ama, “egemenliği” düzenleyen anayasa maddesi, erklerden bir erk olan, başka da bir şey olmayan yargıya herhangi bir “ayrıcalık” tanımıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder